DİYABET KÖŞESİ

Çağımızın Adı Kadar Tatlı Olmayan Hastalığı: Tip 2 Diabetes Mellitus

Diyabet nedir ve nasıl tanı koyulur?
Sağlıklı bir kişide kan şekeri yani glukoz düzeyleri açlıkta 80-100 mg/dl arasındadır. Yemekten iki saat sonra ölçülen glukoz ise hiçbir şekilde 140’ın üzerine çıkmaz. Diabetes Mellitus, yani şeker hastalığı kan şekerinin sürekli olarak yüksek seyretmesi ile karakterize bir metabolizma hastalığıdır. İki farklı tipte şeker hastalığı bulunur: Tip 1 ve Tip 2 Diabetes Mellitus. Her ne kadar her iki hastalıkta ortak yol kan şekerinin yükselmesi ve onun yol açtığı hasarlar olsa da, iki tip diyabet birbirinden çok farklı özellikler taşır. Tüm diyabetlilerin %10’unda bulunan Tip 1 Diyabet, otoimmün bir hastalıktır. Pankreasın beta hücrelerindeki harabiyet sonucu ortaya çıkan insülin kaybı, hastalığın ana nedenidir. Kan şekerini ayarlayan ve vücuttaki sayısız metabolik olayı kontrol eden insülin eksikliğinde şeker hızla yükselir ve zamanında önlem alınmazsa yaşam tehlikeye girer. Genç yaşta ortaya çıkan Tip 1 Diabetes Mellitus'ta, hastalar yaşam boyu insülin kullanmak zorundadır.

Tüm diyabetlilerin %90’ını oluşturan tip 2 diyabette ise asıl neden şişmanlığın yol açtığı insülin direncidir. Tip 2 diyabetlilerin %80’i şişmandır. Dünyada ve ülkemizde sağlığımız için giderek büyüyen bir tehdit oluşturan şişmanlık, pek çok hastalığa ortam hazırlar ve Tip 2 Diyabet bu hastalıklardan en önemlisidir. Türkiye’de 2000 yılının verilerine göre 2.6 milyon diyabetli yaşamaktadır. Günümüzde özellikle de Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerde gözlenen şişmanlık artışı korkutucudur. Bu artış gözönüne alınarak 2030 yılında dünyada 366 milyon diyabetli olacağı varsayılmakta ve büyük bir çoğunluğun gelişmekte olan ülkelerde bulunacağı düşünülmektedir.

İki farklı günde ve ven kanı alınarak yapılan ölçümlerde açlık glukozunun 126 mg/dl ve üzerinde bulunması diyabet tanısı için yeterlidir. Açlıkta 100 - 126 mg/dl arasında bulunan kan şekeri değerleri ise, diyabet tanısı tanısı koydurmasa bile, yine de normalin üzerindedir ve önlem alınmazsa yakın bir gelecekte diyabet ortaya çıkma riskinin yüksek olduğunu gösterir. Bu durumda glukoz yükleme testi yapılması gerekir. Glukoz sonrası 2. saat değeri 200 mg/dl ise diyabet tanısı kesinleşir. 140-200 arasında ise bozulmuş glukoz toleransından söz edilir.

Kimler diyabet riski taşır?
Tip 2 diyabet riskinin en önemli belirleyicisi tabii ki şişmanlıktır. Normalin üzerindeki vücut ağırlığı, yani vücut kitle indeksinin 25 kg/m2’nin üzerinde bulunması diyabet riskini artırır.

Diğer risk faktörleri ise aşağıdaki gibi sıralanabilir:
1. Birinci derece akrabalarda diyabet varlığı
2. 45 yaş üzeri
3. Hareketsiz yaşam
4. Açlık glukozunun 100 mg/dl’nin veya yükleme testinde ikinci saat değerinin 200 mg/dl’nin üzerinde olması
5. Gebelik diyabeti veya 4 kg’ın üzerinde çocuk doğurmak
6. Hipertansiyon (>140/90 mmHg)
7. Kan yağlarındaki bozukluk (Düşük HDL kolesterol, yüksek trigliserid düzeyleri)
8. Polikistik over sendromu
9. Kalp damar hastalığı
Bu risk faktörlerinden en az birinin varlığında, vakit geçirilmeden şeker ölçtürülmeli ve bir hekime danışılmalıdır.


Diyabete özgü yakınmalar nelerdir?
Tip 2 diyabet sinsi ve yıllarca belirti vermeden seyredebilen bir hastalıktır. Belirtiler glukozun böbrek eşiği olan 180 mg/dl’yi aşması ve idrara glukoz çıkması ile başlar. İdrarla atılan şeker beraberinde su ve kandaki tuzları da sürükler. Sonuçta sık idrara çıkma, çok susama ve su içme, halsizlik, yorgunluk, bulanık görme, yaraların iyileşmesinde gecikme gibi şikayetler ortaya çıkar. Yakınmalar uzun sürerse kilo kaybı gelişir. Pek çok hastada tanı koyulduğu anda ateroskleroz, sinir harabiyeti (nöropati) veya gözdibi ve böbrek bozuklukları (retinopati ve nefropati) gibi şekere özgü komplikasyonların saptanabilir. Bu durum hastalığın sinsi seyirli oluşunun önemini gösterir. Oysa zamanında ve doğru tedavi edilen diyabette bütün bu hasarları önlemek mümkündür ve bu nedenle erken tanı büyük önem taşır.

Diyabet neden bu denli korkutucu bir hastalıktır?
Yapılan araştırmalar her iki diyabetliden birinin kalp ve damar hastalıklarından kaybedildiğini göstermektedir. Diyabet, erken damar sertliğine neden olur ve kan şekeri ne keder yüksekse aterosklerozun seyri o kadar hızlanır. Koroner damarlardaki tıkanıklıklar enfarktüse, beyin damarlarındaki daralmalar felçlere, bacak damarlarındaki yetersizlikler ise ayak yaralarına yol açabilir. Bunun yanısıra diyabet küçük damarlara da hasar verir ve retinopati, nefropati ve nöropatiye neden olarak hastanın yaşam kalitesini bozar. Nefropati eğer önlem alınmazsa böbrek yetersizliği ile sonlanabilir. Retinopati görme kaybına yol açabilir. Ereksiyon bozuklukları, ishal ve kabızlık atakları, idrar kaçırma, ayak ağrıları ve yaraları ise nöropati sonucu gelişebilen ciddi bozukluklardır.

Diyabet nasıl tedavi edilmelidir ve tedavi bu ürkütücü tabloyu önler mi?
Tip 2 Diyabet tedavisinde amaç, glukozu normal sınırlar içinde tutmaktır. Açlık şekerinin 80-120 mg/dl, 2. saat tokluk şekerinin ise 180 mg/dl’nin altında olması hedeflenir. İyi glukoz kontrolü, gerek aterosklerozu gerekse küçük damar hastalığını önlemekteki en etkili ve vazgeçilmez yöntemdir. Diyabet bir süre ilaç kullanınca düzelen ve yok olan bir hastalık değildir. Aksine kronik bir hastalıktır ve yaşam boyu tedavi gerektirir. İyi bir hasta-hekim işbirliği ve diyabet konusunda verilen eğitim bu tedavinin en önemli unsurlarıdır. Glukozun ancak 180 mg’ın üzerine çıktığında belirti verdiği ve bu düzeyin hedeflerimizin çok üzerinde olduğu unutulmamalıdır. Şikayetin olmaması şekerin kontrollü seyrettiği anlamına gelmez. Diyabetli kendi tedavisinde mutlaka sorumluluk üstlenmeli ve şekerini düzenli olarak takip etmelidir. Tedavide ilk aşama hiç kuşkusuz diyettir. Doğru ve düzenli beslenen diyabetlide verilen her kilo şekerin kontrol altına alınmasını kolaylaştırır. Hareketsiz yaşama son verilmeli ve kalp damarlarına ilişkin tetkikler de yapıldıktan sonra düzenli egzersize başlanmalıdır. İdeali haftada 3 saat yapılan egzersizdir.

Diyabet tedavisinde bu önlemlerle birlikte kullanılan haplar 3 gruba ayrılır: İnsulin salınımını arttıranlar, insulin direncini azaltanlar ve glukoz emilimini yavaşlatanlar. Hangi grup ilacın kullanılması gerektiğine kesinlikle hekim karar vermelidir. Üç grup birarada da kullanılabilir. Amaç hastaya zarar vermeden ideal kontrolu sağlamaktır. Her üç ayda bir ölçülen HbA1c düzeylerinin %7’nin altında olması iyi kontrolün göstergesidir. Ancak, diyabet ilerleyici bir hastalıktır ve bir süre sonra pankreasın insulin üretme faaliyeti bozulur, haplar glukozu düşürmede yetersiz kalır. Bu aşamada beklemek yalnızca zarar verir. Zaman kaybetmeden tedaviye insulin eklenmelidir. Sanıldığının aksine insulin bağımlılık yapmaz, yalnızca yetersiz üretildiği için verilmesi gereklidir.

Şeker hastalarında glukozun yanı sıra, kan basıncının ve kan yağlarının da ciddiyetle takibi ve tedavisi son derece önemlidir. Diyabetlide kan basıncının 130/80 mmHg’yi aşmaması gereklidir. Bu hedefe ulaşılması için bir ya da genellikle daha fazla tansiyon düşürücünün birarada kullanılması gerekir ve bu yaklaşım yaşam kurtarıcıdır. Trigliseridin 150 mg/dl, LDL kolesterolün ise 100 mg’ın altında olması şarttır. Lipidlere etkili ilaçlar bu bağlamda büyük yarar taşır ve diyabetlilerde kalp damar hastalığını önlemedeki bir diğer etkili tedavi yöntemidir. Komplikasyonlardan korunmada bu üçlü yaklaşımın vazgeçilmez olduğu unutulmamalıdır.

Özetle, çok sevdiğimiz şekerin kandaki fazlalığı bedenimize ciddi zararlar verir. Şeker hastalığı çağımızın büyüyen tehlikelerinden biridir ve vakit geçirmeksizin tedavi edilmelidir. Yaşam boyu sürmesi gereken diyabet tedavisi hiç kuşkusuz zorlu ve yorucu bir yoldur. Ama gösterdiğimiz her çabanın karşılığında sağlıklı geçireceğimiz günlerin bizim olacağını unutmamalıyız.

« Geri